"Şimdi olsa okumayı seçerdim, çok yoruluyorum."
Bir çocuğun ağzından dökülen bu cümle, sadece bir yorgunluk ifadesi değil; bir dönemin, bir çocukluğun ve belki de bir geleceğin çığlığıdır. Erken yaşta çalışma hayatının içine itilen bir çocuğun, "çalışkanlığıyla" övünürken gözlerindeki o ışığın yavaş yavaş sönüp yerini yetişkin bir yorgunluğa bıraktığını görmek, içimde derin bir sızı bırakıyor.
Peki, nasıl oldu da biz yetişkinler, çocukların "çalışıyor" olmasını bir başarı hikayesine dönüştürdük? Bugün ne yazık ki, "okumak istemiyorum, kısa yoldan sanayici olup para kazanacağım" diyen çocuklarımızın sayısı endişe verici bir hızla artıyor. Bu, sadece bir tercih değil; toplumun, emeği bilgiyle değil de sadece "kazançla" ölçen bir anlayışa savruluşudur.
Aileler, çocuklarının erkenden sorumluluk aldığını düşünerek gururlanırken, aslında onların zihinlerini, oyunla keşfetmeleri gereken o eşsiz zaman diliminden mahrum bırakıyorlar. Nörobilim bize şunu açıkça söylüyor: Çocuk beyni, hayatta kalma odaklı bir "çalışma" temposuna değil; keşfetme, hata yapma, hayal kurma ve oyun odaklı bir "gelişim" temposuna göre evrimleşmiştir. Bir çocuğun omuzlarına binen bu erken sorumluluklar, beynin yaratıcılık ve soyut düşünme merkezlerinin gelişimini köreltir.
Bizler "geleceği inşa ediyoruz" derken, aslında çocukların bugünkü öğrenme iştahını tüketiyoruz. Bir çocuğun elinde kalem, resim boyası, hayal kurması ve yüzünde mutluluk olması gerekirken, makine yağlı o küçük ellerinde sadece hesap makinesi olması; sadece "kısa yoldan nasıl para kazanırım" kaygısına düşmesi, toplum olarak hepimizin ciddi ortak sorumluluğudur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün "Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı" vasiyetini, bugün "zihinsel ve duygusal istismar" üzerinden yeniden okumalıyız. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en hararetli günlerinde, cepheyi bırakıp Maarif Kongresi’ne katıldığında şaşkınlıkla soranlara şu tarihi cevabı vermişti: "Asıl şimdi, önemli bir savaş başlıyor!"