Havza, İç Anadolu’ya süzülüşte MUSTAFA KEMAL için ilk adım oluyordu.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ilk mitingi ’de Anadolu’da Havza’da yapılmıştı. Müdafai Hukukçu belediye başkanı İbrahim Bey’in himmetiyle, Cuma günü Havza Camii'nde toplanan kalabalığa , namazdan sonra Sıtkı Hoca, gür sesiyle şöyle seslenmişti.
‘’ Ey Cemaat! Vatanımıza düşman saldırmıştır. Düşmana karşı koymak için elde sopa lazımdır. En gücü yetmeyen, en fakir Müslüman bile, bugünden tezi yok , birer sopa edinmelidir. Buna da iktidarım yok diyen içinizde kimse var mıdır? Varsa onlar da evlerindeki kazmaların, küreklerin saplarını, bıçaklarını, o da yoksa yumruklarını hazırlasınlar. Artık zamanı gelmiştir.’’
Mustafa Kemal Alibaba Oteli'nin penceresinden Sıtkı Hoca’yı seyrediyor, çevresinde sevilen , sayılan bu hocayı dikkatle ve heyecanla dinleyip, alkışlayan halkın benimsemesinden, heyecanından , cesaret alıyordu.
Atatürk Sayesinde ‘’Köylü milletin efendisidir’’ sözüyle Cumhuriyetle güçlenen köylü, o dönemde yüzde seksenin üstünde idi.
Acaba köylü ne düşünüyordu? Aslında bu yüzde seksenin üstündeki çoğunluk perişan ve bitkin halde idi. Atatürk o dönemde köylünün çelişkiler içinde, şaşkın, kararsız ve kaderine boyun eğmiş bekler halini biliyordu. Acaba uyandırılamaz mıydı?
O günün köylüsünün değil yeni bir savaşa atılmak, şuradan şuraya adım atmak niyetinde ve gücünde olmaması acıydı ama gerçeğin ta kendisiydi.
UMUTSUZLUK VE KARARSIZLIK, ATATÜRK İÇİN KATILDIĞI TÜM SAVAŞLARDA , ÇANAKKALE ‘DE HİÇBİR ZAMAN SÖZ KONUSU NASIL OLMAMIŞSA, ÇIKTIĞI BU KURTULUŞ VE İSTİKLAL YOLUNDA DA SÖZ KONUSU DEĞİLDİ.
Bir taraftan padişah tarafından gönderilen, ardı arkası kesilmeyen geri çağırma telgrafları, öte yandan Merzifon’da mevzilenmiş olan İngilizler ’in , sık sık Havza’da görülmeleri, Paşa için güvensiz olmaya başlamıştı.
( Bu güne dek azalmayan hatta gittikçe artan, Anadolu ve Türk Milleti karşıtları, Padişah ve halifelik yanlıları, İngiliz uşakları hainler, o günlerde de tüm Anadolu’da cirit atıyorlardı.)
Havza ‘dan kırk –elli Km ayrılmışlardı ki Benz arabasının lastiği patladı.
Mustafa Kemal Paşa araçtan indi, Dr. İbrahim Tali Beyle yürümeye başladı. Yol kenarında ayağı sakat bir köylü, tek öküzüyle çiftini sürmeye çalışıyordu.
Köylü ile sohbet etmek ve ruh halini öğrenmek istedi.
Babaları, padişah fermanı ile 93 harbine katılıyor ve bir daha köyüne dönemiyor. Anaları ve üç yetim erkek çocuk , kalıyorlar.
En büyük ağabeyi de padişah fermanı ile Yemen’e gidiyor geri dönmüyor.
Evde bir dul üç yetim kalıyor.
Ortanca kardeşi de din uğruna padişah fermanı ile Çanakkale’ye götürülüyor.Bir gün muhtar, Enver Paşa imzalı bir kağıt veriyor. O da bir daha geri dönmüyor.
Evde iki dul, beş yetim, ihtiyar ana ve ayağı sakat köylü , şu kara toprağa ve sabanın ucuna bakıyorlar.
Mustafa Kemal, daha kırkına gelmemiş ama yetmişlik gösteren bu köylüyü , içi sızlayarak dinliyor.
Bu köylü acaba olup bitenin farkında mı? Diye öğrenmek istiyor:
-Duydun mu?.....Bu sefer düşman buralara kadar gelmiş. Samsun’a gelmiş bile......
Köylünün nabzını yokluyor.
Köylü gözünü toprağa dikmiş öylece dakikalarca bakıyor.
Şahadet parmağını tarlasının sınırına , gözlerini Mustafa Kemal’in gözlerine çevirdi:
-Şimdi benim vatanım , nah şu iki evlek tarlanın ucunda biter. Düşman buraya gelene kadar ben bu sabanın başındayım.
İşte hepimiz böyle kazanılan bu topraklarda ; hiçbir etnik köken , hiçbir inanç ayırımı gözetmeden birlikte 100 yıllık cumhuriyette kardeşçe yaşadık.
Düşmanla , işbirliği içinde, var güçleriyle ihanet peşinde koşan hainlerle, işbirlikçilerle, hilafetçilerle, saltanat yanlılarıyla , Türk Köylüsü, Anadolum'un fedakar insanı , sabırla baş etmeyi, onlarla birlik ve beraberlik içinde yaşamayı başardı.
ŞİMDİ BU DURUMDAN RAHATSIZ OLANLARA VE BİR TÜRLÜ ANLAMADIĞIM ‘’EŞİT VATANDAŞLIK HAKKI’’ CÜMLESİNİ KULLANANLARA SESLENİYORUM!
100 yıllık Cumhuriyetle uğraşan , cumhuriyetin tüm nimetlerinden yararlanan ama bununla yetinmeyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu vatandaşı olmayı, TC KİMLİĞİ TAŞIMANIN GURURUNU ANLAMAYAN , DIŞ GÜÇLERİN OYUNLARINA GELEN, BU GÜZEL VATANDA KARDEŞÇE YAŞAMAK VE BU ÖZEL TOPRAKLARIN NİMETLERİNDEN FAYDALANMAK YERİNE , KURTULUŞ SAVAŞINDAKİ HAİNLERİN UZANTISI OLMANIN AYIBINI TAŞIMAK ......!
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ; Cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, subaylığın tüm kademeleri, öğretmen, TBMM üyesi oluyorsan, milletvekili maaşını alıyorsan, bakan, müsteşar, rektör, dekan, profesör, vali, kaymakam, emniyet müdürü, mit müsteşarı, büyükelçi, ataşe, iş adamı , fabrika sahibi, tüm ihalelere özgürce katılıyorsan ve bunlar yetmiyorsa içinde sakladığın neyse açıkla!
‘’Eşit Vatandaşlık hakkını’’ açıkla , ya da ben; TÜRK KELİMESİNE, TÜRKÇE ‘YE , TÜRKİYE CUMHURİYETİ sözlerine karşıyım , bu ülkenin vatandaşlığını kabul etmiyorum diyerek, açıkça konuş !
BU CÜMLEYİ KURAN,TBMM ÜYESİ OLAN , TÜM MİLLETVEKİLLERİNE SÖYLÜYORUM.
NOT: Yukarıdaki yaşanılan öykü ; KEMAL ZEKİ GENÇOSMAN ‘IN ‘’ BENİ HATIRLAYINIZ’’ kitabından alıntıdır.
Bu kitaptaki yaşanılan tüm olaylar, TRT 2’de bir yıl boyunca anlatıldı.
Havza, İç Anadolu’ya süzülüşte MUSTAFA KEMAL için ilk adım oluyordu.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ilk mitingi ’de Anadolu’da Havza’da yapılmıştı. Müdafai Hukukçu belediye başkanı İbrahim Bey’in himmetiyle, Cuma günü Havza Camii'nde toplanan kalabalığa , namazdan sonra Sıtkı Hoca, gür sesiyle şöyle seslenmişti.
‘’ Ey Cemaat! Vatanımıza düşman saldırmıştır. Düşmana karşı koymak için elde sopa lazımdır. En gücü yetmeyen, en fakir Müslüman bile, bugünden tezi yok , birer sopa edinmelidir. Buna da iktidarım yok diyen içinizde kimse var mıdır? Varsa onlar da evlerindeki kazmaların, küreklerin saplarını, bıçaklarını, o da yoksa yumruklarını hazırlasınlar. Artık zamanı gelmiştir.’’
Mustafa Kemal Alibaba Oteli'nin penceresinden Sıtkı Hoca’yı seyrediyor, çevresinde sevilen , sayılan bu hocayı dikkatle ve heyecanla dinleyip, alkışlayan halkın benimsemesinden, heyecanından , cesaret alıyordu.
Atatürk Sayesinde ‘’Köylü milletin efendisidir’’ sözüyle Cumhuriyetle güçlenen köylü, o dönemde yüzde seksenin üstünde idi.
Acaba köylü ne düşünüyordu? Aslında bu yüzde seksenin üstündeki çoğunluk perişan ve bitkin halde idi. Atatürk o dönemde köylünün çelişkiler içinde, şaşkın, kararsız ve kaderine boyun eğmiş bekler halini biliyordu. Acaba uyandırılamaz mıydı?
O günün köylüsünün değil yeni bir savaşa atılmak, şuradan şuraya adım atmak niyetinde ve gücünde olmaması acıydı ama gerçeğin ta kendisiydi.
UMUTSUZLUK VE KARARSIZLIK, ATATÜRK İÇİN KATILDIĞI TÜM SAVAŞLARDA , ÇANAKKALE ‘DE HİÇBİR ZAMAN SÖZ KONUSU NASIL OLMAMIŞSA, ÇIKTIĞI BU KURTULUŞ VE İSTİKLAL YOLUNDA DA SÖZ KONUSU DEĞİLDİ.
Bir taraftan padişah tarafından gönderilen, ardı arkası kesilmeyen geri çağırma telgrafları, öte yandan Merzifon’da mevzilenmiş olan İngilizler ’in , sık sık Havza’da görülmeleri, Paşa için güvensiz olmaya başlamıştı.
( Bu güne dek azalmayan hatta gittikçe artan, Anadolu ve Türk Milleti karşıtları, Padişah ve halifelik yanlıları, İngiliz uşakları hainler, o günlerde de tüm Anadolu’da cirit atıyorlardı.)
Havza ‘dan kırk –elli Km ayrılmışlardı ki Benz arabasının lastiği patladı.
Mustafa Kemal Paşa araçtan indi, Dr. İbrahim Tali Beyle yürümeye başladı. Yol kenarında ayağı sakat bir köylü, tek öküzüyle çiftini sürmeye çalışıyordu.
Köylü ile sohbet etmek ve ruh halini öğrenmek istedi.
Babaları, padişah fermanı ile 93 harbine katılıyor ve bir daha köyüne dönemiyor. Anaları ve üç yetim erkek çocuk , kalıyorlar.
En büyük ağabeyi de padişah fermanı ile Yemen’e gidiyor geri dönmüyor.
Evde bir dul üç yetim kalıyor.
Ortanca kardeşi de din uğruna padişah fermanı ile Çanakkale’ye götürülüyor.Bir gün muhtar, Enver Paşa imzalı bir kağıt veriyor. O da bir daha geri dönmüyor.
Evde iki dul, beş yetim, ihtiyar ana ve ayağı sakat köylü , şu kara toprağa ve sabanın ucuna bakıyorlar.
Mustafa Kemal, daha kırkına gelmemiş ama yetmişlik gösteren bu köylüyü , içi sızlayarak dinliyor.
Bu köylü acaba olup bitenin farkında mı? Diye öğrenmek istiyor:
-Duydun mu?.....Bu sefer düşman buralara kadar gelmiş. Samsun’a gelmiş bile......
Köylünün nabzını yokluyor.
Köylü gözünü toprağa dikmiş öylece dakikalarca bakıyor.
Şahadet parmağını tarlasının sınırına , gözlerini Mustafa Kemal’in gözlerine çevirdi:
-Şimdi benim vatanım , nah şu iki evlek tarlanın ucunda biter. Düşman buraya gelene kadar ben bu sabanın başındayım.
İşte hepimiz böyle kazanılan bu topraklarda ; hiçbir etnik köken , hiçbir inanç ayırımı gözetmeden birlikte 100 yıllık cumhuriyette kardeşçe yaşadık.
Düşmanla , işbirliği içinde, var güçleriyle ihanet peşinde koşan hainlerle, işbirlikçilerle, hilafetçilerle, saltanat yanlılarıyla , Türk Köylüsü, Anadolum'un fedakar insanı , sabırla baş etmeyi, onlarla birlik ve beraberlik içinde yaşamayı başardı.
ŞİMDİ BU DURUMDAN RAHATSIZ OLANLARA VE BİR TÜRLÜ ANLAMADIĞIM ‘’EŞİT VATANDAŞLIK HAKKI’’ CÜMLESİNİ KULLANANLARA SESLENİYORUM!
100 yıllık Cumhuriyetle uğraşan , cumhuriyetin tüm nimetlerinden yararlanan ama bununla yetinmeyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu vatandaşı olmayı, TC KİMLİĞİ TAŞIMANIN GURURUNU ANLAMAYAN , DIŞ GÜÇLERİN OYUNLARINA GELEN, BU GÜZEL VATANDA KARDEŞÇE YAŞAMAK VE BU ÖZEL TOPRAKLARIN NİMETLERİNDEN FAYDALANMAK YERİNE , KURTULUŞ SAVAŞINDAKİ HAİNLERİN UZANTISI OLMANIN AYIBINI TAŞIMAK ......!
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ; Cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, subaylığın tüm kademeleri, öğretmen, TBMM üyesi oluyorsan, milletvekili maaşını alıyorsan, bakan, müsteşar, rektör, dekan, profesör, vali, kaymakam, emniyet müdürü, mit müsteşarı, büyükelçi, ataşe, iş adamı , fabrika sahibi, tüm ihalelere özgürce katılıyorsan ve bunlar yetmiyorsa içinde sakladığın neyse açıkla!
‘’Eşit Vatandaşlık hakkını’’ açıkla , ya da ben; TÜRK KELİMESİNE, TÜRKÇE ‘YE , TÜRKİYE CUMHURİYETİ sözlerine karşıyım , bu ülkenin vatandaşlığını kabul etmiyorum diyerek, açıkça konuş !
BU CÜMLEYİ KURAN,TBMM ÜYESİ OLAN , TÜM MİLLETVEKİLLERİNE SÖYLÜYORUM.
NOT: Yukarıdaki yaşanılan öykü ; KEMAL ZEKİ GENÇOSMAN ‘IN ‘’ BENİ HATIRLAYINIZ’’ kitabından alıntıdır.
Bu kitaptaki yaşanılan tüm olaylar, TRT 2’de bir yıl boyunca anlatıldı.
